Thursday, February 04, 2010

have you met ece?

hande'in google we trust:
bak bakiim benim facebookuma girebiliyo musun?

hande'in google we trust:
bi de mutfağa bak bakıyım ben orda mıyım?

Ece Kuday:
evet girdim

Ece Kuday:
salondasın

hande'in google we trust:
ben niye giremiyorum lan
senin girebildiğin yere
tamam çık şimdi

Ece Kuday:
salondan mı?

ben güzele güzel demem güzel güzelliğini hazmetmedikçe.


Bu aralar çok zor uyuyup zor uyanıyorum.normalde de yastığa kafayı koyar koymaz uyuyangillerden dilimdir ama öle yatakta da dört dönmem.

Yatağa başını koyar koymaz uyuyanların içinde de handanı tek geçerim, günün herhangi diliminde ben bi 15 dakka uyuycam der ve yatay konuma geçer geçmez de uyur cidden.

Yine nasıl hiç alakası olmayan yerlere geldim bilmiyorum, bi kere de direk konuya giriyim insanları daha ilk paragraftan kaybetmiyim istiyorum ama olduramıyorum.

Neyse, demek istediğim şu ki kendime yeni bi uyuma ritüeli yarattım.

Bi bardak sütümü içip, Saba Tümer’i açıyorum .Programın ilk kısmında magazinsel bi tip çıkarttığından orda uyuyamıyorum ama işte 2. Kısımda ya maranki’yi çıkarıyo ya bi estetikçi ya da bi dişçiyi, esasında hep aynı dişçiyi. (zaten o diş hekimiyle bi şey olcak bak aralarında buraya yazıyorum-diş hekimi diyerek takındığım politik doğrucu tavrıma dikkat çekmek isterim-)

İşte onlar sıkıcı konulardan bahsederken benim kıçımda pireler uçmaya başlıyor.saba tümer’in kahkahaları eşliğinde uykuya dalmanın ileriki zamanlarda bünyemde ne gibi hasarlar bırakacağını bilemiyorum tabi şu an.

Dün de pijamalarımı giymiş, sütümü içmiş ve cnn türk’ü açıp yatağıma yatmıştım ki uykuyu falan dağıttım.

Merve Sevi konuktu. İsimden tanımayanlar buradan yaksın.

Şahan ‘ın yeni sevgilisiymiş o sebeple bu aralar ekranlarda bol bol arzı endam etmekte.

Yalnız ben böle ego görmedim, böle meme de görmedim.

Bu ikisi arasında bi bağ varsa bilmem.

Sanırsın adriana lima'nın fiziği, Susan Sarondon'ın oyunculuk yeteneğiyle buluştu ve hediye olarak bize sunuldu, o da lütfedip ekranlara çıkıyor da izliyoruz.

Bütün program boyunca erkeklerin ona nası asıldıkları, nası peşinden koştukları, insanların ondan nası etkilendikleri üzerinden çeşitli örnekler vererek döve döve öğretti bize “Merve sevi dünyanın en güzel kadınıdır" diye.

Tam ikna olmuştum ve yatmadan tanrı Merve Sevi’yi korusun diye dua edicektim ki şöyle bi cümle çıktı ağzından. "ben küçükken çok çirkindim, şu an bu halimle bunu söylemek komik ama"

o zaman bende bi aydınlanma oldu.zira bu küçükken çirkin olup da sonradan güzelleşmiş kızlarda bi güzelliği hazmedememe problemi var, net.

Sonradan görmelik işte bildiğin, orta direklerde seyreden bi aileye mensup çocuğun büyünce zengin olup sürekli para pul muhabbeti yapması gibi.

Hayatın normal akışı içinde amiyane tabiriyle “gideri var” olarak kabul gören her kız az çok bi ilgi görmeye beğenilmeye, iltifat işitmeye alışmıştır. Bunu sorun yapmaz. İki “çok güzel olmuşsun” a havalarda gezmez.

Ya da çirkin kızı ele alalım, çirkin gelmiş ve çirkin gidiyodur, ve o da buna alışmıştır, zaten iltifat falan da beklemez.

Ama ilk ergenliğini çirkin olarak geçirip sonra birden serpilip güzelleşen kız çok pistir.

Bu sonradan 20 kilo verme suretiyle de olabilir , yek pare olan kaşlarını ayırıp şekillendirmek suretiyle de, ya da gözlüklerinden kurtulup gözlerini ortaya çıkartma marifetiyle.

birden çirkin ördeklik dönemini sonlanır. Ama tabi gerçek hayattaki tezahürü iki günde zayıflayıp serpilen çirkin sekreterlikten Türkan Şoraylığa geçiş olmadığından güzelleşen çirkin kız aynı saflık ve doğallıkta kalmaz.

O yaşına kadar da görmediği ilgiyi konsantre şekilde görmeye başladığından tepe sersemi olur. Bi andan tüm dünya ona bakıyor, herkes onun güzelliğinden konuşuyor, bütün erkekler ona yazıyor, bütün kadınlar onu kıskanıyor falan sanmaya başlar.insan ilişkilerini böyle şekillendirir, içinde yıllardır biriktirdiği flörtözlük de dışa vurur.es kaza onun güzelliğinden gözleri kamaşıp geçici bi körlük yaşan er kişilere de kendini fark ettirmek için bütün mavi boncuklarını dağıtır.

Her konu bir şekilde onun güzelliğine gelir, höt 7 kere 8 refleksiyle en güzel sensin dendiği için de etraf da bunu bi şekilde kabullenir.

Özcan Deniz kendini çok geliştirdi zırvası gibi yapışır bu “en güzel Merve” önkabülü, herkes içinden yok lan der ama hep bir ağızdan aynı şey söylenir.

Bi de bu kadınların ortak özellikleri çirkinlik dönemlerini madalya gibi taşımalarıdır. Hepsi ben küçükken çok çirkindim der “aa inanmam” nidalarını duymak için.

işte Merve Sevi'nin bütün olayı da buymuş meğersem, küçükken çirkin olup büyüyünce güzelleşen kız sendromundan mütevellit delirmiş. (gerçi bu kız cinsel obje olma ve güzelik arasındaki farkı da tam çözememiş ya o ayrı)


bi de şahan gökbakar'ın sevgilisi olduğu için sanırım ikiye katlamış yaşadığı ego patlamasını, bu kısma hak verdim tabi ki Recep İvedik gibi osurarak şişe devirmek suretiyle milyonları eğlendiren bi halk kahramanının yaratıcısının sevgilisi olmak her kadına nasip olmaz, ne kadar övünse azdır.

bugün bir Recep İvedik kolay yetişmiyor.

neyse ki bunları düşünerek sıyırmama ramak kala bi kanser uzmanı çıktı da uyuyabildim.

saba'dan ricam bi daha ki programa egosu memelerinden küçük, güzelliği normal seyrinde gelişmiş bi kız çıkarması.



görsel için de buyrun burdan yakın.

Wednesday, February 03, 2010

kış seni sevmiyorum ve sana laflar hazırladım.

kış nası sevilir, nesi sevilir, niye sevilir bilmem, hiç bilemedim.
"fonda yağan yağmur eşliğinde battaniye altında sıcak çikolata içip film izlemek" romansına kapılıp da ben kışı severim diyosanız, bunu saymıyoruz daha realist sebepler bekliyoruz.
kışı severim çünkü kıçımın donması bana yaşadığımı hisettirir,
kışı severim çünkü yağmurda taksi bulamamak çok rererödür,
kışı severim, hele o doğalgaz faturası yok mu?
kışı severim çünkü kat kat giyinip tek seferde soyunmak kendimi sermet erkin sanmama yol açar,
kışı severim çünkü su birikintilerine bodoslama dalıp kıçımı başımı ıslatan soförler en asil duygunun insanlarıdır,
kışı severim çünkü soğuk hava muhalefeti nedeniyle ölen sosyal hayatım kendimi yeniden keşfetmemi sağlar,
kışı severim çünkü erkenden kararan hava içimi aydınlatır, vb.
evet, kışı sevme sebeperleri bekliyorum (ilk resmi okuyucu mektubu talebim, icabet etmezseniz feci göt olurum, yok lan ne olcam gelir silerim, ama yazın ya nolur)

şu hayatta ayılardan akıllısı yok bence (pi'yi 3 aldım tüm kış uykusuna yatanlar ayı oldu)
bi kere biz de insan ırkı olarak bi çeşit kış uykusu yaşıyoruz ama ayakta uyuyoruz.
kışın aklımız tutuluyor, topluca depresyona giriyoruz ya da deliriyoruz.
zira şu soğuklar ayyuka çıkalı beri bi tane aklı başında insan beyanı, hareketi duymadım, görmedim.

sıcak havalarda da çok şahane gündemlere uyanmıyoruz ama kış tarifesi iyice bi deliriyo, belgelerle konuşmak gerekirse:

nerde yabancı televizyonlardan devşirme bi iş varsa altında imzası bulunan med yapım'ın saygıdeğer patronu fatih aksoy'un mehmet ali ağca'ya dans yarışmasında jürilik teklif etmesi.

mehmet ali ağca'nın bu teklifi reddedip bi de üstüne kendisini günlerdir kahraman yapmak için uğraşan türk medyasına ayar vermesi.

millet vekillerinin "sensin peygamber, peygamber sana benzer" minvalinde atışıp akabinde yumruklaşması.

bundan bi buçuk sene önce rte için 2. peygamber diyen il başkanının Osman Durmuş'un efsanevi lansmanından sonra jet hızıyla görevden alınması.

rte'nin tekel işçilerine "avcunuzu yalarsınız" demesi.

Bülent Arınç'ın Gürdal Mumcu'nun odasını basıp olay çıkarması.

Recep İvedik 3'ün fragmanlarının dönmeye başlaması.
(benim de buna sinema salonunda maruz kalmam, recep ivedik yanındaki adamın burnunu karıştırıyo diye bütün salonun kopması, allahım çok korkunçtu)

Nazlı Ilıcak'ın twitter sayesinde medyanın yeni gözbebeği olması.

akbank ve garanti'nin ılısu barajı için kredi vermesi ve bu konuda haber yapılmaması için uyguladıkları baskı.

bu da mı gol diil?

akademi de delirmiş en iyi filme 10 aday, yok artık lebron james demezler mi adama?

deliriyo ya işte herkes.
haftasonu yapılcakların hayaliyle leyla olan kafaların cuma günü yaptığı hiç bi işten verim alamaması gibi kışın son zamanları.
herkeste bi bitse de gitsek havası.
yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz mart gelicek motivasyonuyla saçmalıyoruz bilfiil.
ben bugün şu yaşadığım donma hissiden daha fena bi şey olamaz diye ayaklarımı ufoya dayamayı düşündüm bi kaç dakika ciddi ciddi.
geçen de telefon diye televizyon kumandasını kapıp gelmişim evden.
deliriyoruz işte, kafamız az basıyor, soğuyan hava aptallaştırıyor.



kışın nesini seviyosunuz ya, lütfen?

Monday, January 25, 2010

başlık.

çok acı çekmem ben, kimse yüzünden çok üzülmem.
özlemekle de başım pek hoş diildir, bi kaç kıymetlim var onlar yanımda olsa diyorum bazı bazı.
dram sevmem, yapmam da. içimde yaşarım dışıma pek taşırmam, suratıma bakan bi derdi var demez.
büyük acılar da yaşamadım.
steril hayatımda steril dertlerim oldu, hikayem yok yani.
birinin hayatımdan çıkması ölümle olmadı hiç, hayatımdan çıkanlar da beni öldürmedi zaten.
iradem dışında kimseyi de kaybetmedim şimdiye kadar.
ama cumartesi günü dedemi kaybettim.
kar geldi, dedemi aldı, gitti.
ve yapmam etmem hissetmem dediğim her şey kıçımda patladı.

*****

hastandeydi dedem 10 gündür, geçen sene de benzer bi durum olduğundan dedemi yenileyip eve götürücez sanıyoduk, ölümcül bir durumu da yoktu zaten.
hergün yanındaydık, yanındaki adamdan şikayetçiydi, sürekli maç seyrediyomuş.
"ne yaprak dökümümü seyrettiriyor ne aşkı memnumu ne kavak yellerimi. tokatsporun maçını bile seyrediyo deyus" diyodu. (iyelik eklerine dikkat)
bi de o hastanedeyken annaneme bebek arabası çarpmış düşürmüş, herkesi aramış dedem "bizim hanıma araba çarptı" diye, o küçük krizden bile eğlence çıkarmıştı.
ben en son gittiğimde traş olmuştu, "meleklere yakışıklı gözükücem kızım" dedi.
sen hep yakışıklısın dedecim dedim.
dedecim diyen dillerini yerim dedi.
en son bunları hatırlıyorum.
son anında yanında teyzem vardı, o da en son "bugün kandil ve bitter çikolatanın bununla ne ilgisi var" dediğini hatırlıyor, bağlantıyı biz de kuramadık.
dün kuzenim bi sürü bitter çikolata almış, biz de çikolataya bakıp ağlayan ilk türk ailesi olarak tarihteki yerimizi aldık.

*****

dede diince ordan nası duruyo bilmiyorum.
ama benimki 10 yaşıma kadar yanında büyüdüğüm, neşeliyken 10 cem yılmaz gücünde, rakı sofrasında muhabbeti tadından yenmeyen, sarhoş olmadığını ispatlamak için amuda kalkan, gecenin 2sinde denize giren, bisiklet tepesinde kilometreler giden türdendi.

çürüyen dişini çektirmekten korkan karısına cesaret vermek için kendi sağlam dişini çektiren, sürekli takım elbiseyle gezen, en büyük küfürü "istifine kustuğumunun" olan da bi centilmen.

*****

16 yaşımdan beri hiç bi yılbaşını ailemle kutlamamıştım ben, bu sene dedemlere gittik maaile.
beni buna nasıl ikna ettiniz demiştim anneme o da fena mı oldu dedi, hayır dedim güzel oldu.
tombala oynadık, hep dedem kazandı.

*****
dedemin gözünde hiç büyümedim.
yazlıkta eve sarhoş gelip son basamakta takılıp düştüğümde uyanıp, buram buram içki kokmama rağmen "yemek yemedin tabi başın döndü" derken ya da kahve içmeye diye bize gelip evde 2 erkek arkadaşımı görüp, "iyi ben girmiyim siz ders çalışın" (eğitim hayatımın bitmesinden 2 sene sonra) diip geri dönerken hakkaten içki içmeyen ve hala ders çalışan küçük torunu sanıyodu beni.

*****
saat de kullanmam ben.
saati birine sorunca, zamanın geçmesi benim suçum diilmiş gibi geldiğinden belki.
şimdi dedemin saati kolumda.
dedem gidince çocukluğum da gitti galiba.
o yüzden zamanla derdimi halletmem lazım, madem durduramıyorum, iyi kullanmalıyım.

Friday, January 22, 2010

Ayşe Özyılmazel olayı.


türkiye "hak etmeyen insanlara hak etmediği payeleri verme cenneti" olabilir.
medya camiasında yükselme kritelerleri zaman zaman cvlerde yer alamayacak türden şeyler olabilir.
babanızın ünlü olması elde var bir, sevgililerininiz ard arda ünlü ve kodaman isimler olması elde var 10 olabilir.
3 kelimeden kurallı bi cümle kurmaktan aciz insanların isim altına "gazeteci" yazılıyor olabilir.
ama bütün bunları alt alta yazınca bile şu kadının edindiği yere akıl sır erdirmek mümkün diil.

evet senden bahsediyorum maksimus, ayrıca burnunu karıştırmak istiyosan baş parmağın bu iş için uygun diil.
bu kızı başımıza ilk musallat eden tabi ki her boktan şeyin arkasında "muazzam bir kabiliyet" nidalarıyla duran hıncal uluç.
ilk önce bi ünlünün kızı ön bilgisi ve sevgi sahne adıyla kendi köşesinde yer verdi bu yeteneksizliğe övgü abidesine.
ünlünün kızı diince ben de bunu 15-16 yaşında bi şey sanıyodum, zira türkçesine vurunca da fazlası yok eksiği var.
öğrendik ki adı ayşeymiş, eşek kadarmış ve de neconun kızıymış. (ünlü de küçük ünlüymüş meğer.)
neyse sonra günaydın'da buna babasının ününden büyük bi köşe verdiler.
"yıkılıyoooo" "kopuyooooo" "manyaksınn" türünde tiki argümanlarını yazı diline dökerek gazetecilikte çığır açacağına dair ilk sinyelleri verdi.
sonra da öğrendik ki bu kızımızın sevgilisi Haşmet Babaoğluymuş.
ünü babasından büyük bu yazarla birlikteliği Ayşe'nin önlenemez yükselişinin başlangıcı oldu tabi.
ama asıl bilinirliği Hasan Pulur'un pek de üstü kapalı olmayan biçimde, ayşenin ünlü olma yolunda arkasına aldığı güçlerden dem vuran ve aslında biraz da ağır kaçan yazısıyla oldu.
ordan Mansur Forutan topa girdi, Hıncal Uluç burdan aldı yürüdü hatta ahmet hakan bu uğurda dayak yedi.
ve bizim de nur topu gibi bi magazin figürümüz oldu: Ayşe Özyılmazel.
sonra nasıl olduysa bilmem Okan Bayülgenle sevgili oldu bunlar, zaten ondan sonra da bi daha iflah olmadı.
ayrıldılar, adam gitti başkasıyla evlendi, üstüne çocuğu oldu bu kadın kuyruk acısını hala atamadı, göndermeler laf okmalar 2 yazıda bir okan demeler, bitmedi bitemedi.
ve bu kadın hiç bi şey hak etmediyse de türkiyenin yazdıklarıyla değil yaşadıklarıyla olay olan ilk köşe yazarı olma ünvanını sonuna kadar hak etti.
ünlülerle kurmuş olduğu arkadaşlıklar sayesinde, magazinin tam içinden bildirerek kendi magazin oldu.
normal şartlarda falım sakızlarına mani olamıycak kalibrede yazıları, haftada hergüne çıktı yetmedi sabah ana gazetede de köşe kaptı.
sabah bunu kendi Ayşe Arman'ı olarak konumlandırmaya çalışırken ayşe bununla da yetinmedi, napsam yiyo ki bunlar deme suretiyle bi de albüm yaptı.
bu albümde ona yardım eden de aynı "küçük ünlü uyumu" kontenjanından Asım Ekren'in oğlu Mert Ekren oldu, ayşe attı mert tuttu.
twitter başta olmak üzere bütün sosyal iletişim sitelerinde ve kendi köşelerinde, hiç bi boku beğenmeyen köşe minderleri bu ayşe'nin albümünü öve öve bi hal oldular.
albüm lansmanına etinden sütünden ve ününden faydalandığı bütün arkadaşları gitti, hepsi birer kuple gaz verdi.
hatta bu sosyal facianın baş sorumlusu Hıncal Uluç "ayşe yeni sezen olma yolunda" minvalinde bi şeyler çiziktirdi, aynı Hıncal Uluç'a göre Rijkaard futbol bilmiyo ama ayşe yeni sezen, evet.(Sezen Aksu'dan sezen diye behseden hafif kilolu kadın gibi durduysam üzülürüm)
Ayşe Özyılmazel'in çıkış şarkısının adı enerji, sözleri de şu şekilde:

çirkinim birşeye benzemem balık etliyim süzülemem
biraz da sıyrık diyorlar, niye kapımda ağlıyorlar
çok çıtırsın iddialısın koyduğum yerde kalırsın
soğuttun ateşin düştü enerjin yok sınıfta kaldın,
birşey eksik o da enerji
yok ki aramızda sinerji,
tutmayınca tutmuyor işte
seninki yaptı bana alerji
sıradan olma canımı sıkma günde kırk kere mesaj atma,
biraz da erkek olsana koyun gibi bakmasana
pozitif düşün rahatlarsın gider yapma aptal mısın
bir nefes al ona kadar say, dalaylama (evet bildiğimiz dalai lama) sana anlatsın.

bu sözlerin üstüne bilmem bi şey yazmaya gerek var mı?
bi de kendine hande yener'in robot dansından bozma bi figür bulmuş, nası diyim sürekli merdivenden inen birini düşünün, işte öle bi şey.
bacaklar kırılıyor, bu aşağı doğru gidiyor, ama inmiyor, ve bu anlamsız vücut hareketi yazıya daha fazla dökülemiyor.

ben de bunun yazarlığı mı daha facia şarkıcılığı mı yoksa dansları mı diye düşünürken, saba tümer'de gördüm ki konuşmacılığından daha fenası yok.
kelimelerin arasında es veriyor bildiğin, "ben (sessizlik) bunu (sessizlik) yazarken (sessizlik) şöyle (bön bön bakma) düşündüm (aptal bi sırıtış)"
şaka mı yapıyor diye düşünürken olayı çözdüm, bu konuşurken menajeri midir hıncalı mıdır kim bilmem ama biri buna sufle veriyor kulaklıktan, net. o esler de bi sonraki kelimeyi anlamaya çalıştığından.
yoksa öle kendi başına konuşması falan tehlikeli zaten bu kızın, yazıları da konuşmaları da denetimli serbestlik uygulamasına tabi olmalı.

son olarak Ayşe Özyılmazel hakkında söylicekleriniz nelerdir diye 100 ünlüye sorduk 5 popüler cevap arıyoruz,



ramiz dayı:"ben çok overrated insan gördüm. ama bunun gibisini görmedim yeğen."

behlül:"benimki yapmaz sana alerji"

ali rıza bey:"kendi kızlarımdan çekmedim bu kızın libidosundan çektiğim kadar, bizim tekne kazıntısının adı da ayşe iyi mi?"

burhan altıntop:"enaaam bi de kaset çıkarmış ya bu"

durex:"sevgili neco ve sevgili oya germen, zamanında tanışsaydık bunların hiçbiri başımıza gelmezdi"

öyle ya da böyle sıfır yetenek ve sınırlı bi zekayla nerelere gelinebileceğinin en şahane örneği olarak şahsi literatürüme girdi, bi gün "yıkılıyoooo" diye konuşan aklı evvel bi kızım olursa ondan umudu kesmiycem, öyle bi durumda onu arka bahçeye gömmekten de vazgeçttim, doğru konumlandırılmış bi çevreyle bi köşe minderi de o oluverir, sonra gerisi gelir zaten.

ayşe özyılmazel benim b planımmış meğersem.

(allam yine de öle bi çocuğum olmasın nolur, ergenliği falan çok korkunç olur onun )


*fotograf albüm kapağıymış, ahan da burdan aldım.

Thursday, January 14, 2010

ben nasıl büyük adam olucam?

artık istesem de büyük adam olamıycağım gerçeğiyle yüzleşmeye başladım.
aslında burdan dildeki seksizme mi varsam hazır yeri gelmişken.
adam olmak istiyorum sonuçta, ortada bi sakillik var ama burdaki ayarı ben mi hak ediyorum türk dili mi onu bilemedim.
neyse mevzum bu diildi, ama unutturma buraya da gelicem.
geçen birinin kolunda şöyle bi dövme gördüm, gördüğüm bu diilse de burda* da yapılmışı var,






bu imzaya bakınca zaten insanın hazır olda durası geliyor.
kim olduğunu bilmesen de imzadan anlarsın sahibinin kudretini.
bi de benim imzamı görseniz anaokulundan terk dersiniz.
adımı soyadımı yazmayı öğrenip bu kadar eğitim bana yeter demişim bi torna tesviye tükkanına vermiş babam da beni, parmak basmamak için gereken zorunlu okul öncesi eğitimi tamamlamışım ve hayat mücadelesine başlamışım.
o imzanın anlattığı hikaye bu.
hayır eskaza önemli bi iş yapsam altına imzamı atmaya utanıcam.
kitap yazıcam diyelim, çok sattıcak böle turne gibi imza günleri düzenliycem, ilk imza gününde koyucaklar kitabı önüme "ahmet'e sevgilerle" yazıcam imzalıycam, okurlar mı lan bi daha beni o imzayla.(ahmet'e sevgilerle ne zaten ya hayalimde bile vizyonum dar)

benden devlet büyüğü falan da olmazmış.
önemli bir anlaşmanın altına imza atıcam mesela, orda kodaman kodaman herifler dizilmiş, sarkozy var misal, dışarda döpyesinin altına babet giymiş carla bruni onu bekliyo, acelesi var imza atıp gidicek kadının yanına, ama önce ben imza atıyorum, bu pigme benim imzamı bi görüyo basıyo kahkayı, al sana diplomatik kriz. Sonra millet yine Lacoste yakmaya başlıycak sokak ortasında, yok fransız mallarını boykot edicek ay nelere sebep olucam el kadar boyumla.
düşünün israil büyükelçisiymişim misal ben, "one minute" in rövanşını alcak israil hükümeti benden, Ayalon beni küçük düşürmek için alçak koltuk falan kullanmazdı. (gerçi yüksek koltukta da semra hanım gibi ayaklarım havada kalırdı o ayrı.)
adam imzamı deşifre etse yeter, öle tek bayrakmış kapıda bekletmekmiş, koltukmuş falan uğraşmazdı benle.
dönerdi yanındakilere ibranice "görüyosunuz işte anti-semitizm propogandası yapmak kimlere kaldı, büyükelçi diye gönderdiklerinin imzasına bak" derdi. of ya , beni türkiye sınırdan içeri almazlardı valla, Oğuz Çelikkol'a bile neler dediler.

ya da büyük oynuyorum, Atatürk benmişim meğersem düşmanları denize dökmüşüm üstüne cumhuriyeti kurmuşum falan (paşa derler miydi lan acaba bana da) sonra işte soyadı kanunu falan çıkartıyorum kendime de bi soyadı alıyorum e bi de imza gerekiyo tabi, hop attın imzayı oldun yalova kaymakamı, kim takar ya beni o imzayla.
bırak dövme yaptırmayı ekran koruyucu olmaz benim imzamdan.

padişah olurdum ama bak, en şekil nakkaştan bi tuğra yaptırırdım oh mis, her şeye onu basardım.
ama o da olmazdı ki benden. padişah ketumluğu yok bende, ne yaşıyosam herkese anında anlatırım ben, öyle bi bekleyelim bakalım nolcak falan demem.
Mısır'a sefere gidicem mesela, alahhh herkesi ararım ki ben.
" akşam mısıra sefere gidiyoruz bizim yeniçerilerle, o sebepten doğumgününe gelemiycem canım öperim" diye yazarım birinin duvarına feysbukta.
başka birine "mısırdan bi şey istiyo musun seferden dönüşte getiriyim" yazarım.
onu bırak event açarım be, beni seven arkamdan gelsin diye.
statüme de en olmadı "@mısır" falan yazarım.
e koca padişah Mısır'a dalmaya gidicek diil ya çakar kamuoyu durumu.

noter mi olsam acaba ya, onlar imza falan atmıyolar katibe bırakıp gidiyolar tükkanı, bulurum ben de bi Nihat Beyan.

ya kesin bu imzayla da olabiliceğim bi şeyler vardır,
vardır di mi ya?







* fotografı şurdan şeettim

Wednesday, January 13, 2010

benim tıbba inancım kalmadı hiç sorma sorma.



sanırım ben tıbba inanmıyorum.
3 gündür ne olduğunu bilemediğim bi hastalık sebebiyle exorcist gibi kusup, bi bok yemeden onu bırak türk kahvesi bile içmeden yaşam mücadelesi veriyorum. (abartmazsan hikaye olmaz)
allahım zehirlendim mi, domuz gribi mi oldum, üşüttüm mü diye düşünüp duruyorum.
ve sürekli aynı soruya muhatab oluyorum, "doktora gittin mi?"
hayır gitmedim, ve gitmiycem.
cerrahi, lafım sana diil.

bu meselenin özü çocukluğuma dayanıyo olabilir.
buralar dutlukken ben tek boyutlu, önden arkası görünen, görünen kemikleri üzerinden tek mi çift mi diye bahse girilen bi zarganaydım.üstelik o zamanlar hakan günday henüz rodos şövalyesi olduğundan zarganalık öle karizmatik bi müessese de diildi.
eldeki bünye böyle olunca, sürekli hastalandığımdan bi de babam orda çalıştığından hastane benim oyun alanım gibiydi.okuldan çıkıp hastaneye giden bi çocuktum düşün.(bunları yazarken ağlıyorum biliyo musun?)
doktor ve hemşireler beni sevdiklerinden mi, babamın arkadaşı olduklarından mı yoksa acıdıklarından mı bilmem bana über ilgi gösterirlerdi, gelsin şırıngayla su savaşları gitsin jelibonlar bonibonlar oh mis.
ama tabi "her iyilik acısını bi yerinden çıkarır" kanunu o günlerde bilmediğimden her hafta yediğim penisilinler ve ayda bir ziyaretime gelen depo penisilinler yüzünden kevgire dönen popom bi türlü akıllanmıyor, her defasında o bonibonlara kanıyodu.
bu durumu o kadar kanıksamıştım ki evcilik oynarken bebeğine penisilin yapan bi kız çocuğu düşünün, işte o hikayedeki mal bendim.
bi de ben 14 yaşına kadar falan çocuk doktoruna gittim, seyrani amcaya.
kazağını sıyır hande, öksür hande falan diyo adam, "yea seyrani amca artık memelerim çıktı benim, utanıyorum" falan diyemiyorum, 8 yaş sesimle öksürüp duruyorum.
sırf o utançtan bünyem kendi kendine direnç geliştirdi, birden iyileştim.
işte o zamandan beri de annem "ölüyo bu kız" diye kolumdan zorla tutup götürmedikçe doktora gitmiyorum.
en son göğsümde bi şeyler vardı, bi tırıs tırıs oldum mecburen doktora gittim, iki kist çıktı adlarını jaleyle fırat koydum geldim. daha da gitmedim. (böyle söyleyince de bütün tıbbi dönüm noktalarımı göğüslerime bağlamış gibi oldum.)

zaten her gidişimde aynı şey oluyor.
muayene sonunda dayıyolar antibiyotiği.
ben antibiyotik falan kullanamıyorum, illa ki sektiriyorum saatini, bitiremeden bırakıyorum diyorum, derdimi anlatamıyorum.
miligramı değişiyo periyodu değişiyo ama o antibiyotik belası değişmiyor.
neyse bu sefer bitiririm işalla dinimiz amin diyerek başlıyorum, 3. de bilemedin 4. de "ben ilacımı aldım mı" ya bağlıyorum, hop baştan.
olmuyo işte antibiyotik ve ben iyi bi çift diiliz, nurgül yeşilçay ve murat yıldırımdan daha kötü bi ekran görüntüsü veriyoruz, kimyamız tutmuyor.
sokarım böyle tedavinin ızdırabına, afedersin.

bugüne kadar da madem antibiyotik istemiyosun sende şunu deniyelim diyen bi hipokrat evladına rastlamadım.
ellerinde bi kotaları mı var, bu yıl şu kadar antibiyotiği dayadım mı tamamdır, 2 yıl sırtımız yere gelmez mi diyolar artık bilemem.

işte ben de alternatif metodlarla başımın çaresine bakıyorum.
ıhlamur, bitki çayı, bilmem ne tohumu, böyle şeylere emanet ettim kendimi.
iyleşirsem de kendimi alternatif tıbba vakfedicem.
avukat olarak gidemediğim müge anlı'nın programına şifacı olarak gidicem, olmadı ahmet maranki'nin yamağı falan olurum.
öle ya da böle bi gün buluşucaz müge, buraya yazıyorum.

(şimdi ben ne zaman böle şeyler desem allahın sopası kıçıma girer, dilimi eşek arıları soksun noktasına gelirim, sen o doktorlara kurban ol diye boktan bi hastalık verme allam başıma bak nolur, zevzekliğimden konuşuyorum ben, uyma sen bana.)

Thursday, January 07, 2010

the devil wears babies.




bu yavrucaklar, angelina jolie-brad pitt çiftinin çocuklarından bi kısmı.
bunlardan böle 4-5 tane daha var biliyosunuz. angelina doğurabildiğini doğurup doğuramadığını da hazır alıyor.
öncelikle başıma bi şey gelmiycekse ben bu kadını sevmiyorum.
ama şimdi ortaya atıcağım tezimin hislerimle alakası yok, sizi temin ederim.
bu kadın bence şeytan. diilse bile yaveri falan.
şu çocukların dudak nahiyesine bi göz atarsanız ne demek istediğimi anlıycaksınız.
genetiğiyle oynamış zavallı yavrucakların sırf kendine benzesinler diye.
zahara da mükemmel sonuca ulaşmış da zilli, ama maddox biraz çemçük ağızlı olmuş.

sadece çocuklar olsa iyi brad'in de içkisine badem yağı falan katıyo sanırım her yerinde kıl çıkar olmuş adamın, bi de suratına da bi şey olmuş onun öle tövbe, nerde o jennifer anniston zamanındaki brad pitt nerde bu?
angelina jolie'nin kendisi de malum memeleri vasıtasıyla yer çekimine karşı koyabiliyor, yoksa kol bacak benetton 0-12, kendine de bi şey yapmış doğurdukça zayıflıyor.
mutfak niyetine laboratuar kullanıyo bu kadın, net.
o da diilse otlar büyülerle yapıyor bunları.
angelina jolie güzelliğini kurbağa bacağına borçlu dense şaşıracak olanınız var mı?

sonra bi de şu var ki






















babası brad pitt annesi angelina jolie bile olsa insan yapımı bi çocuk böyle güzel olamaz, bana bu çocuk allah vergisi dedirtemezsiniz.
hadi güzel olucak illa ki tamam; ama annesinin ve babasının en mükemmel yerlerini almasına ne diyosunuz?
misal ben, annem 1.60 babam 1.87 iken boydan anneme,
annem yeşil babam kahverengi gözlüyken, burdan da babama çekmişim.
şimdi ben miyim kötü tohum bu mu şeytanın kızı?



şu satırları yazarken de çocuk bana dik dik bakıyo yemin ederim, kesin türkçe de biliyodur bu kadın, voodoo bebeğimi yapıcak, iğneyi kıçıma kıçıma batırcak amerikalardan, ipliğini pazara çıkardım deyü.
allahım, sana geliyorum.