Monday, August 23, 2010

Yetmez ama evet: bi bok yiyoruz ama biz de bilmiyoruz.



çağımızın hastalığı okuduğunu anlamamak sanıyodum ama esas virüs okumayıp okumuş gibi yapmakmış ve yayılma hızı da bi cahilin cesareti kadarmış.

artık bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma eşiğini de geçtik. bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlarla direk hemfikir olma eşiğindeyiz. daha önce bi vesileyle beğendiğimiz kendimize havalı durur diye etiketlediğimiz insanların bi konu hakkındaki yorumlarını direk benimseyebiliyoruz konuyu hiç bilmeden.

"o diyosa bi bildiği vardır.", "ben ne okuycam da bilicem." iç sesiyle "ben çok okudum araştırdım." yalan dış sesiyle en ateşli tartışmalara da giriyoruz aynı cahil cesaretiyle. konuyu kimse bilmiyosa mesele yok, turnusol kağıdına girmeden rengini muhafaza ediyosun. ama işte arada bilenine denk gelirsen fena rezil oluyosun, ne renk olursan ol mosmor çıkıyosun.

şu üst tanımı al her konuya yapıştır aslında ama bugünkü konu anayasa. "benim gibi düşünmüyosan yanlışsın." diktasıyla konuşmadığım için keskin evetçilerle hiç bi alıp veremediğim yok. dümdüz "evet" diyolarsa, "bizim oğlan neylerse güzel eyler." diyolarsa, "cemaatin kestiği anayasa acımaz." diyolarsa, fettullah gülen'in sözünün üstüne söz söylenmez diyolarsa hiç bi diyceğim yok. bunu sıfır ironiyle söylüyorum.

farklı yetişmişiz, farklı düşünüyoruz, farklı geleceklere bakıyoruz, farklı geçmişlerle yaşıyoruz. tabi ki oylarımız da farklı olucak.

benim derdim "yetmez ama evet"çilerle.

referandumda alınabilicek tavırlar şunlar: evet, hayır, boykot. hepsini kendi meşrebince gerçekleştirebilirsin. gerekçelerini ister açıklarsın ister susarsın. "tatildeyim" diye gelmezsin soran olursa "boykottayım" dersin bunu bile bi yere kadar anlarım. ama beni kimse yetmez ama evetin mantığına ikna edemez.

bedri baykam yetmez ama evetçiler için "sizi iyi niyetli ama saf buluyorum" demiş. ben daha yumuşak bi ifadesini bulamadım o yüzden aynen kullanıyorum.

82 anayasasının değişmesini istememek bi insanlık suçudur, net. aklı başında bi anayasa paketiyle ortaya çıkıp, sağlıklı bi uzlaşma zemini hazırlayıp, darbe anayasasının izlerini tamamen ortadan kaldıran bi taslak oluşturup, bu taslakı madde madde oylattıran bi hükümete rererö diyen de hıncaldır, uluçtur bu da net.

ama arkadaşım, sen anayasanın işine gelen yerlerini al işine geldiği gibi değiştir darbeci anayasayı darbeci yapan bütün unsurları bırak, antidemokratik diye itin götüne soktuğumuz hiç bi şeyi değiştirme, elde var olan sendikal hakları da al, sonra bi de bunu madde madde diil bütün halinde dayat, pardon oylat.. sonra da adın sivil ve demokratik anayasa mimarı olsun.
pardon demokratik mi demiştik?

o zaman bi alt alta yazalım;

*12 eylül bi tecavüzse bu tecavüzün oğlu da yöktür var mı itirazı olan yetmez ama evetçi? ya da herhangi bi genç sivil?

ama yökle ilgili herhangi bi düzenleme yapılmadığı gibi telafuz bile edilmedi, neden? çünkü yök zaten ele geçirildi, temiz, güvende. o zaman şöyle okuyabiliriz mi; bizim olanı düzeltmeye ne gerek var yök zaten cepte o zaman demokratik, check.

ihsan doğramacının arkasından ben dahil hepimiz bedduaar okuduk ama o ayrı. yusuf ziya özcanın yökü yök sayılmaz çünkü, onu koy sepete.

*12 eylülcülerin yargılanmasını sağlamak için geçici 15. maddedenin kaldırılacağı vaadi var hepimizi can evinden vuran. pardon ama tsk iç hizmet yasasının 35. maddesini kaldırmadan nası olucak o iş? kılıçdaroğlu "gel 35. maddeyi değiştirelim" derken nerdeydik? üzüm mü yiyoduk da kafalar güzeldi?

*toplu sözleşme belli diil, grev hakkı da yok. sendikaların memur adına dava açma hakkı elinden alınıyor ki höt dedin mi "noluyo lan?" diycek adam kalmasın.

*dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili hiç bir faaliyet ya da söylem yok. dokunmak tek taraflı serbest.

*halk iradesi halk iradesi diye kafa sikip halkın iradesinin çanına ot tıkayan seçim barajını bırak kaldırmak, yüzde 5 e çekmek bile söz konusu diil. halkın iradesiyle verdiği oyları çöpe at sonra halk iradesinden ekmek ye.

*zorunlu din dersi? o tabi ki var. dinde zorlama yok ama.

*özelleştirmeye yargı engeli kalkıyor. çok şükür donumuza kadar özelleştirebilicekler.

*cumhurbaşkanının yetkilerinde sınırlamaya gidilmiş mi? bilakis eli kolu uzanmadığı yerlere de uzatılmış

*anayasa paketinde, işçinin, emekçinin, yoksulun, azınlığın, kadının, çocuğun, eşcinselin ve her türlü ayrımcılığa maruz kalan güruhun haklarını gözeten hiç bir somut adım yok, yargı reformu yok ama bak telefon dinlemeler falan aynen devam.

pardon ama neyine evet? adı değişiklik diye mi mevcut anayasadan bile kötü bi anayasa yapılmasına evet diyosunuz. 82 anayasası değişince içine sıçılan hak ve özgürlüklerinizin inboxınıza iade edileceğini mi düşünüyosunuz?

kendimizi kandırmayalım bu bi anayasa değişikliği oylaması diil bu haliyle hükümete güven oylaması. bu şekilde de rengim evet diyenlere yine dicek bi lafım yok ama bunu "82 anayasısından ne değişirse kar" saflığında meşrulaşırmaya çalışmak ya cehalet ya ayıp.

zaten parti propogandaları da refarandumdan ziyade genel seçim havasında geçiyo. muhalafet de iktidar da kendini kaptırmış gidiyor.

eğer yapılan değişiklikler iyi niyetli ve amaca yönelik olsaydı bize maddeleri tek tek oylama imkanı verirlerdi böyle de top yekün evet ya da hayır demek zorunda kalmadan madde madde hak ettiğince oylardık. ama bu darbe anayasından artı bi farkı olmayan değişkilikler yine darbe anayasası usulüyle önümüze dayatılıp ya tarafsın ye bertaraf tehditiyle oyumuza sunuluyor.

demokrasi umduğunuz anayasayı hazırlayanlar toplu iş sözleşmesi yapmak için memura evet şartı koşuyo aba altından sopa göstermeye bile gerek kalmaksızın, açık açık.

hayırcıların "akıllarından zoru olduğu" söyleniyor bakanlarca.

başbakan zaten boydan soya sopa kadar ilerliycek cürrette.

başka bi bakan da pkklıların sünnetine takmış ordan almış yürüyor.

ama hala demokratik öyle mi?

vesayet anayasasından kaçalım derken, iktidarın dikta anayasasına kucak açıyoruz.

başbakan ve hükümet askeri vesayetin işlelerine burnunu soktuğu noktada karşısındayken işine geldiği ölçüde de yanında.darbecilerin altından girip üstünden çıkarken (eleştirmiyorum yapılması gereken de budur) hükümete e-muhtıra veren büyükanıt'a üstün hizmet madalyası verebiliyo mesela aralarında dönen içeriğini bilmediğimiz bi takım görüşmeler akabinde.

8 yıllık iktidar boyunca elindeki imkanları kullanarak ve diğer partilerle uzlaşarak sivil ve modern bi anayasa hazırlamak yerine eldeki boktan anayasayı yamalı bohça gibi çeke uzata kendi işine geldiği kadar değiştiren bu hükümetin bu anayasayla hangi ihtiyacınıza tam olarak cevap verdiğini çok merak ediorum.

uzlaşıdan değil de tek partinin dayatmasından doğan anayasın vesayet anayasından ne farkı var ayrıca onu da düşün düşün bulamıyorum.

sezen aksu, lale mansur ya da teoman gibi neler döndüğünü bilemez kitleleri oylarıyla yönlendirebilicek isimler bu yetmez ama evetçi cenahta yer alabiliyolar misal, bu iyiniyetli ama saf tavırla.

nedir bildikleri benim görmediğim ama onların gördükleri diye çok merak ettim. bi kaç gün önce de lale mansur ve bedri baykamı telefon bağlantısında karşı karşıya getirmiş tv8, oturdum merakla dinledim iki söylediği anlaşılır insanın oylarının gerekçesi nedir diye.

bedri baykam'ın çoğu zaman kantarın topuzunu kaçıran ulusalcılığı ve lale mansur'un da son zamanlarda ayyuka çıkan rte hayranlığı nedeniyle oylarının rengini biliyodum zira.

bedri baykam anayasanın değişen maddelerinin ve bunların ne demek olduğunu tek tek açıklarken lale mansur derin bi sessizliğe gömülünce ben hat düştü sandım çünkü bahsettiğim "iyi niyetli ama saf" tabiri tam burda ağzıdan çıktı ama karşı taraftan hiç bi cevap bulamadı. ama tam erdoğanla ilgili bi cümlede mansur söz girip "tmk mağduru çocuklarla ilgili başbakan bizi dinledi çok samimiyet gösterdi tavrından çok hoşnut kaldık" gibi bi şey dedi.

lale mansurun evet gerekçesi budur yani, ahde vefa. başbakan bizim düğüne geldi biz de onunkine gitmezsek ayıp. başka bi gerekçe yok, baykam'ın savlarına yanıt yok, akla yatkın tek bi cümle yok.

yetmez ama evet. yemedik ama tamam.

yetmez ama evet cephesinden baskın oran da dahil olmak üzere bir tane mantıklı ve doğru gerekçe duymadım şimdiye kadar. anayasa paketinde var sandıkları bi çok şey yok, olanların da çoğunun uygulama alanı yok üstelik. oylamada yeterli sayıyı bulamayan ve paketten çıkarılan 8. maddeyi var sanıp bunun için evet diycek adam duydum her şeyi geç.

ama işte yetmez ama evet cephesinin oluşturduğu entellektüel ilüzyon ve hayır cephesine yaftalanan darbeci, ergenekoncu, kemalist, laikçi etiketleri değişiklikler hakkında en ufak bi bilgisi olmayanları da kararlarını verirken "baskın oran diyosa bi bildiği vardır" noktasından vuruyor. ama bu kadar. o diyosa doğrudur, bu diyosa bi bildiği vardır, altı bomboş. kimin neyi ne niyetle dediğinin farkında olmadan o fikrin payındalar.

yoksa 12 eylülün ürünü olan akp hükümetinin 12 eylülün izlerini siliceğine inanacak ve buna bel bağlıycak kadar saf olamayız diye düşünüyorum.

bunu ukalalıktan demiyorum kimseyi de ezme kastım yok ama ben aldığım hukuk eğitimiyle maddeleri mot-a-mot okuyarak yapılmak istenen ve yapılır gibi görünenin farkını anca anlarken lütfen siz de birbirinize madde kopyalamaktan vazgeçin. anayasa bi bütündür. bi madde ondan sonra gelicek maddelerin zeminini hazırlar, birini çeksen domino taşı gibi yıkılır. seçim barajının kaldırmadan getirilern "anayasa mahkemesi üyelerini meclis atasın işte ne güzel" sevinç nidası nın gücünü aldığı madde de işte bu yüzden bi bokuma yaramıycağı gibi çok daha tehlikeli sonuçlara yol açabilir.

yapılan değişikliklerin yetersiz olması bi yana çoğu kötü niyetli ve tehlikeli.
her yana uzanıp yargıda tıkanan kadrolaşmalarının lavabo açı bu paket.

bunu yapıcağıma ben de inanmazdım ama sözü şu noktada ahmet hakana bırakıyorum: "yök’ü ele geçirdikten sonra tek bir sızlanma kelimesi bile etmeyenlerin, yüksek yargıyı ele geçirdikten sonra da aynısını yapacaklarından eminim"

bilmem anlatabildim mi?

yanlışım eksiğim varsa uyarın,

"şunu şöle biliyosun ama aslında böle "diyin,

"haklısın ama bi de şöle bi şey var" diye ekleyin,

ama şu "yetmez ama evet"in altını bi dolduralım artık.

yoksa benim için yetmez ama evet, yakışıklı diil ama sempatik, tembel ama çalışmıyo gibi "ne bok olduğunu ben de biliyorum ama elimde başka açıklamam da yok" bahanesinden öte gidemiycek.

pusulanın kenarına not mu düşüceksiniz, oyum evet ama şu şu eksik diye.

ya da yetmez ama evetler evetlerden bi puan eksik mi sayılıcak; "evet"ler 3, "yetmez ama evet"ler 2, "hayır"lar 1, gibi.

valla anlamıyorum.

ama bak ben anlatıyorum ve bitiriyorum, beceremediniz, o yüzden hayır.

Wednesday, August 18, 2010

Politik doğruculuk ve yemekteyiz hasan.

Yazarınız yıllık izninin bir bölümünü kullanıp camışlara karıştığı için bi süredir buralarda yeller esiyodu.Elimin altında bi yasemin olmadığından da eski yazıları, tavuk suyuna çorba hikayalerini falan koyamadım.

Bi ara Şükrü Kızılot’u arayıp bi kaç fıkra ödünç almayı düşündüm sizleri oyalamak için ama sonradan hatırladım lan zaten kimse yokluğumu farketmiyodu diye.(bazılarınızı tenzih ederim)

Tükkanı kapatıp kendimi ege kıyıların attığımdan olan bitenden bihaber uzunca bi süre geçirdim. İstifine kustuğumun gündemi o kadar hareketli ki ben daha hangi gündeyiz ayın kaçı falan die bakmak için elime gaste almışken yaştı referandumdu havuzlu villaydı ösym skandalıydı beynim bulandı. Bıraktım, gündem bensiz ilerlesin. Kendimi yazlık entrikalara verdim.

Bazen düşünüyorum misal İsveçli falan olsaydık, en büyük vukuatımız tiger woodsun mahellemizin kızını aldatması olsaydı, korna çalınca noldu diye cama çıksaydık, senede iki kere gündem değişseydi falan çok acaip olma mıydı?

Neyse arada neler kaçırım bilemiyorum ama bugün yakaladığım bi bomba var ki es geçemiyceğim.

Zeynep Casallini'nin, soy bilgisiyle (soy polemiğini de kaçırdım bak) Oyuncu Deniz Türkali ve İtalyan şarkıcı Ernesto Casalini'nin kızı, Vedat Türkalinin torunu, Barış Pirhasan'ın yeğeni, Atıf Yılmaz'ın üvey kızı olan zeynep casalininin bodrumda yaptığı ani evlilikten bahsediyorum. Zeynep Casallini dünyanın en güzel kadını olmasa da hele verdiği kilolarla tek boyuta inip corpse bride’a benzese de içinde doğup büyüdüğü çevre ve yaşam tarzı olarak birlikte olucağı adamları aşağı yukarı gözümüzde canlandırabiliriz sanırım. Hepimizin gözü önünde aşağı yukarı bi tip belirdiyse müsadenizle onla karşılaştırmak için esas oğlanı takdim ediyorum;




Şimdi amacım kimseyi aşağılamak ya da fiziksel görünüşüyle dalga geçmek falan diil.Bugün bu konuda çok fırtına koptuğu için irdelemek istedim.Şu fotografı gören herkes içinden aynı şeyi geçirirken, düşündüğünü söyleyenlerin faşist; ama politik doğruculuktan öleyazan “insanları dış görüşünüşle değerlendirmeyin rererö”cülerin hümanist olmasına var ya, kafam girsin. Çok sinirleniyorum bu iki yüzlülüğe. Göte göt dememek için attığınız taklalar şu evlilikten daha az komik diil.

Şu fotorafa 40 kere baksam 40 kere bu ne lan derim. Sözlükten s7evin yemekteyiz hasan demiş adam için ki daha nokta atışı benzetme olamaz. Hatta o bile olabilir adam bizzat, zira tam ismini cismini bilmiyorum.
Ama tabi bunun yanında insan sevgisinden ölücek bazı yazarlar da bu garip çiftin garipliğinden dem vuran herkesin ne kadar mide bulandırıcı ve yüzeysel olduğunu, insanlıktan nasibini almadığını yaldızlı harflerle çiziktirip bu çifte mutluluklar dileyip gelin arabasının önünü keserek aferinlerini aldılar.

Şöyle bi birliktelik karşısında hala iç güzellik, karakter, aşkın tipi olmaz gibi martavallar okunabilir mi anlamıyorum. Kadın delirmiş işte, kendine gelince gelsinler bana boşarım.

üstelik ortadaki sakillik sadece kız tarafıyla da ilgili diil, Yemekteyiz hasan abinin aile eşrafı da, dikkat amiyane tabir geliyo, “nerden buldun olm bu antin kuntin karıyı” gibi bi şey demişlerdir eminim ona. (Karı dediğim için de ayrıca bi politik doğrucu tokatı hak ettim. )

Çünkü o iki insan aynı kareye ait diil geçtim aynı dünyayı. Bunu herkes görüyo ve düşünüyo ama bazlarının kendilerini sıkıştırdığı hümanist kalıplar, onları beylik laflarla yüzeysellikten kurtarırken ben ve benim gibi bi kaç hanzo ırkçı oluyo faşist oluyor.

Bu politik doğruculuk hadisesi bi kaç gerekli kullanım dışında çok fena. Aynı şey en son bıraktığımda magazin piki olan şahan berrak olayı için de konuşuluyodu. Şişman diye güzel kadınlarla çıkamaz mı ühü hüüü tadında.

Geçenlerde de twitterda tembel ve kafası basmayan her çocuğun anne babasının bizimki de hiperaktif diyerek bu duruma havalı bi kılıf uydurmaya çalışmasıyla ilgili bi şey yazdım. Malın biri çıktı hande kudayı kınayalım kampanyası başlattı. Neden? Gerizekalıya gerizekalı dedim diye.

Hiç birimiz 1.80 boyunda, sülün gibi, incecik, dümdüz karınlı, küçük popolu ve 160 iq lu kadınlar ya da karnının 4 yanı adonislerle çevrili ilik ve dahi adamlar değiliz. Ama hiçbirimiz de yanımızda birini hayal ederken ajdar ya da kibariye düşünmüyoruz. ordaki ajdar ya da kibariye fiziksel özelliklerinden ziyade duruşlarıyla değerlendirilirse sevinirim; ama hala meramımı anlatamadıysam örnek değiştirelim, Özcan deniz olsun Demet Akalın olsun.

Lan onu da geçtim Murat belgeyle Seda Sayan evlense demediğinizi bırakmazsınız yemekteyiz hasanla evlenen Zeynep Casallini olunca aşk böyle bi şey diye arka çıkıyosunuz.

Bu kadarla da bitmiyo ki bu political correctness karın ağrısı. Sekreter diil yönetici asistanı, tezgahtar diil satış sorumlusu, dişçi diil diş hekimi. Madem bu kadar utanıyodun mesleğinden başka bi şey olaydın benim dilime ne kilit vuruyosun alla alla.

Aman biri kırılmasın aman biri incinmesin hassasiyeti diil bence bu, öyle olsa bu kadar sahte ve rahatsız edici olmazdı. Hepimiz biliyoruz yol yordam. Bu martavallar konununun nesnelerinden çok özneleriyle ilgili. Hassas ve duyarlı insanlar olmak diil, ne kadar hassas ve duyarlısın dedirtmek burdaki şiar.

Ama kaçırdığımız bi şey var ki, bizim memlekette göte göt denir, nokta.


Bu arada bu da orijinal yemekteyiz hasan abi, unutmayalım unutturmayalım.

Thursday, July 15, 2010

Dikkat şahan çıkabilir.

Yaz burnumun dibine kadar geldi. Geldi ama ben 2 günlük ayvalık kaçamağını saymazsak daha parmak arası terlik giymekten öte bi tatil faaliyetine geçemedim.

Yazın istanbul’da olmak beni biraz geriyo. 3 sene öncesine kadar temmuzda terki diyar eyleyip eylül ortasında kesin dönüş yapmak suretiyle tüm yaz sezonunu camış gibi yayıla yayıla geçirdiğimden ağustos böcekliğinden karıncalığa geçiş süreci beni biraz sarstı. Bi yaz asabiyeti çöreklendi üstüme. tatile gidip bana deniz kenarından bildiren arkadaşlarıma falan kafa göz girmek istiyorum.

Ama bi yandan da içimdeki mazoşist uyumuyor ve deliler gibi milletin tatil fotoğraflarına bakıyorum. Bi de magazinin eklerinin çeşme bodrum sayfalarına. Valla herkesin bikinisini ezberledim. Kim çeşmede kim bodrumda sor söliyim, kim kimden ayrılmış hangi yaz aşkına kucak açmış tek tek belleğime not ettim. Taa ki düne kadar. Dün öyle bi bilgiye vakıf oldum ki artık her şey boş, onun üstüne başka bi şey koyamam bundan kelli. Magazin benim için bitmiştir zirvede diil dipte bırakıyorum.

Şundan bahsediyorum arkadaşım; kalbi, midesi olan bakmasın.



Daha bi gün önce teknede Ayşe Özyılmazel’le öpüşürken gördüğümüz şahan (rakamla recep ivedik) bi önceki sevgilisi Nejat İşler olan (bak altını çiziyorum Nejat İşler!!! ) Berrak Tüzünataçı terasta kıstırıyor çatır çatır.

Sonraki karede de göbeğenden zeytin mi yiyo napıyo artık daha fazla bakamadım içim almadı.

Şimdi ben burada bi Nejat İşler parantezi açmak istiyorum ki konunun benim için vehameti anlaşılsın.

Sene bindokuzyüzaltmışbeş falan, böle özel televizyonlardan en özeli star ve dizilerden en birincisi şehnaz tango iken, ailece dizi seyretme ritüellerimizin ilkinde, ben Perran Kutman’a herkesin aşık olmasının sırrını çözmeye çalışırken güneş gibi bi şey doğuyo bizim eve. Böle uzun saçlı, küpeli, deri ceketli, çok yakışıklı, acaip bi şey. Sahne adı ergun. İlk aşkım Kyle Masterstan sonra bana yeniden diziler seyrettiren adam. Yaş 10-11 bu arada. Bu da sütü kutudan içiyo hem de. Aşk yeniden lay lay lom gadget kanatları.
Her şey süperken önce Ergunun saçları gidiyo, bi süre sonra da kendi, ben öle göt gibi kalıyorum, bi terkedilmiş bi hüzün..
sonra ben kendimi reel aşklara veriyorum, o başka başka isimlerle tam unuttuğum anlarda hatırlatıyo kendini.

ben büyümüşüm, o yaşlanmış, piyasaymış, tayyipin yeğeniymiş, aliyenin deniziymiş, hep aynıymış, ayyaşmış, ukalaymış,yeteneksizmiş, şebnem ferahın sevgilisiymiş, öleymiş böleymiş zerre sallamıyorum, ilk aşk bi yerde, nası sallarsın..

hala daha da okey oynasa izledim, hangi kanalda çıksa durur dinlerim, her röportajını okurum.

Kapa parantez. Bilmem Nejat işler içime işler vurgusunu yeterince verebildim mi?

Türkiye sınırları içerisinde çocuğumu keserim diyebileceğim tek adamın, “lan çok güzel, çok yakışıyolar kıskanamıyorum bile” dediğim eski sevgilisi berrak, gidip Türkiye sınırları içerisinde "bi de çocuğu olursa keserim” diyebileceğim tek adamın kollarına atmış kendini, bu nası bi geçiş dönemi lan? en son Nejat işleri öpen dudaklar şahanı öptü ya, yün dişlemiş gibi oldum, içim kıyıldı valla.

Hayır ne kadar tencere kapak dediysek de düşününce ayşe öyılmazele bile üzüldüydüm o tekne görüntülerinde. Ayşe özyılmazel bile olsa kimse murat koyıyım da turat diyerek milyoner olan bi adamın kolları arasında boğulmayı hak etmiyo.

Bi de her konuda olduğu gibi burada da aşırı duyarlılıktan ölücek insanlar var tabi “şişman diye güzel kadınlarla birlikte olamıycak mı” telinden çalan. Arkadaşım sen şahan gökbakarın tek sorununun şişmanlığı olduğunu düşünüyosan zaten diycek bi şeyim yok. Ne şişmanlar gördük zaten toktular, bu şişman bildiğimiz sevimli ve sempatik şişmanlardan sanki.

Hayır anlamıyorum adam sanki Ricky Gervais falan da zeka fazlasından ve komiklikten ölücek o yüzden şişmanlığı nazarlığı, takmayalım. Biz de etrafında gördüğümüz güzel kadınları e ama adamın hakkıdır die meşrulaştıralım, kıskanmayalım. Hayır ben zaten niye kıskanıyosam, size diyorum er kişiler.

Yanında sevgilisi varken filminin galasında “özel gösterim istiyoruz” diyen kadın muhabire ben şimdi sana bi şey göstericem diyen bi adamdan bahsediyoruz. Orasına burasına kıl kaplayıp osurunca komik olduğunu sanan bi adamdan. Eski sevgilisi için "ona louis vuitton çantalar aldım çantaları taşıdı beni taşıyamadı" diyen adamdan.Hazımsızlığını dağlara yazan bi adamdan. Şovenistlik, popülistlik ve aymazlıkta tavan yapmış bi adamdan. Siz hala “ama şişman da olsa o da insan” dasınız.

Sanırım şu noktayı açıklığa kavuşturmakta fayda var; kadınların erkek çirkinliğiyle ilgili bi problemi yoktur. O erkek hem çirkin hem ukala hem zeki hem entelektüel falansa Woody Allen olur ve aşık oluruz zaten. Buradaki olay çirkinlik diil. Buradaki midesizlik de çirkinlikten ileri gelmiyo. Buradaki attan inip eşeğe binme de ebat ve paketle ilgili diil sadece.

Şahan Gökbakar’ı Recep İvedik olarak bilmeyip zokadan tanıdığımızla kalsaydık, yakışıklı diil ama sempatik der çok da sallamazdık ikili arasındaki güzellik farkını. Ama bazı insanlar tanıdıkça güzelleşirken bazıları da tanıdıkça çirkinleşiyor. Şahan da o yüzden çirkin. Hatta sanırım benim gördüğüm en çirkin adam tam da bu saydıklarım yüzünden. Yoksa fazladan 30-40-50 kilosu sebebiyle diil. Onları verip filinta gibi olsa da (ki yüzü bence güzel) hala çirkin. Çirkinliğini de oynadığı kararteri de içselleştirmiş çünkü.

Hayır Cem Yılmaz Hugh Jackman da mı Cansu dere bunda ne buldu demiyoruz? Ya da Okan Bayülgenin kara kaşı kara gözüne selvi boyuna mı gitti o kadar kapak kızı? Ona niye saydırmıyoruz?

Şahan'da görsellikten öte problemler var demek midelerin almadığı.

Bi de herkes de içinden öghhh diyip dışından hümanist martavallar okuyo ya, beni böle iki yüzlü havalar mahvediyor.

işte böle bünyamin, herkes insan seviyo biz yiyoruz.

Friday, July 09, 2010

Dram da yaparım kariyer de.

Bilmem farkında mısınız ama insanlar ayrılık acısından kariyer yapmaya başladı çatır çatır.
Bu konuda ki en büyük örnek tabi ki acılı genç kızların sözcüsü, sağ elini havada sallaya sallaya “oh gittin rahatladım yenisini buldum tokatladım” minvalinde şarkılar söyleyen ve söyleten Demet Aakalın.

Bilmem hatırlar mısınız ama bu kadın İbrahim kutluay zamanında böle besili, gıdılı, yanakları manakları tostoparlak bi hatundu. şişman diilse de bundan en az iki benden büyüktü.Kıçına tekmeyi yemesiyle iğne ipliğe dönmesi bir oldu. Gerçi böyle de kibariyenin annesine benzedi ama zaten bacaklarına bakmaktan yüzüne pek sıra gelmiyodur bence.

Yine malum birliktelik sırasında yaptığı ve hatta klibinde İbrahim kutluayı oynattığı bi şarkısı vardı, üşenmedim sözlerini buldum, nakaratı tam olarak şöyle;

Erkek dediğin sarmalar (sarmalar, sarmalar)
Kadın dediğin çalkalar (çalkalar, çalkalar)
Kara kaşlım o gözlerin hergün beni oyalar

Şimdi bu şarkılarla bu kadın kimin sesi olucaktı? Öfkeli genç kızların öfkesini kim duyurucaktı? Eski sevgiliye kim ayar vericekti?

Allahtan terk edildi de özünü buldu. zaten bu repertuarla anca evde dolmalardı.

Sanırım yer yüzünde kimseye ayrılık böylesine yaramamıştır. kariyer yap, para yap, bilmem kaç tane koca yap, son kocayla reality show yap..

Allah herkese İbrahim kutluay terk etmiş şansı versin. Beni terk etse eminim Cem Garipoğlu'nu dışarı çıkarıcak kudrete ererim. 34 bedene de inerim, boyum bile uzar lan. Gözlerim de mavi olabilir. Öyle bir gaz, öyle bi motivasyon.

Tespitim şudur ki, bu acılı kadın hikayesi çok sağlam iş yapıyor, net.

Bi pucca var malumumuz. Bilmem kaç yıldır yaşadıklarını pucca mahlasıyla kitlelerle paylaşan en sonunda cem mumcu tarafından keşfedilip kitap çıkaran blogger.
Onun hikayesi de çok farklı diil. Yine sancılı bi ayrılık sonrası eski sevgilisinden intikam amacıyla bu blogu açıyor. Tabi o unuttum boyunu posunu söylemekten ziyade sevgilisinin fotoğrafını gay pornolarına montajlamak gibi demet akalını aşacak daha arza yöntemler de deniyo ama sen mevzunun özünü anladın.
Bu Cem Mumcunun twitter dolayısıyla keşfettiği bi kaç blogger daha var böle kitabı çıkacak. Bunlardan biri de mayonezseverim. Bu kızın hikayesi de aynı. Gerçi bu üzüntüyü bırakıp öfkeye geçememiş öle bi arafta, beklemede, yasta. Ama blogunun ve twitlerinin bu kadar olay yaratmasının özünde yine aynı ayrılık acısı var. Ayrılık acısı ilgi çekici bi üslupla birleşip kariyer olarak geri dönmüş, bildiğim kadarıyla yaşı da oldukça genç.

Terk edilen kadının şerrinden korkacağın gibi ününden de korkacaksın arkadaşım.

Ayrılık acısı çeken erkek en fazla bi emre aydın ne bilim hadi bilemedin çok çok bi feridun düzağaç falan oluyor.

Böle bi köşede ağlak ağlak, “üşüdüysen içimin camlarını kapıyım da ısın” falan gibi sıfır aksiyon sıfır heycan laflar.

Sıkıcı ayrılık, sıkıcı reaksiyon.

Ama kadın öyle mi?

Renk var lan geride kalan kadında. Bu kadın Demet Akalın da olsa renkli, pucca da olsa.

Sen öle mıy mıy içinin camlarını kapat. Ölücen lan havasızlıktan.

Ben de kendime önce bi sevgili bulup sonra kendimi en acılı şekilde terkettiricem.
Sanat için yapıcam bunu, artık kaset mi çıkarırım cem mumcunun kapısında mı yatarım kendi reality showumu mu yaparım bilemem.

Ama şöyle bok gibi terkedilmeden Müge Anlı'ya bile çıkamıycam bu gidişle.

Monday, June 21, 2010

27.




Sevgili romalılar, nasılsınız görüşmeyeli?

Sahiden lan romalılar, şu bloga zilyon yıl yazmasam bi allan kulu da demiycek noldu öldün mü kaldın mı, deniz mi bitti sen mi bittin? nerelerdesin, ne alemdesin?
Bakıyorum başka bloglara 2 gün yazmıyolar aman yarrebbim herkes ortalığı yıkıyo, bizi bırakma baykal seramonileri, bloggerların evinin önünde açlık grevleri falan gırla. benim tükkandakiler de "yazarsan ekime yazmazsan skime kadar" gibi bi kafalarda ki esasen takdir etmiyo diilim.
zaten o benim hayat felsefem.

Hayat felsefem falan gibi üstümde durmayan laflar ediyorum çünkü bugün itibariyle hayat ne tuhaf lan vapurlar falandan hayat ne hızlı lan 27 falana terfi ettim. Bugün doğdum söylemesi ayıp. O kısmı çok ayıp diil de 27 oldum afedersin. 27 diyorum 27, yazıyla: yirmi yedi, ünlemle: çüş, annemle: yaşın geldi.

Beni hayatta korkutan belli başlı şeyler var. Başıma gelsin gelmesin yakınından yöresinden geçen birini gördüğümde bile böle bana tık tık geliyor. yani hepsi kötü olduğundan diil de hepsi gergin olduğundan.
O kalemler de şöyle, askerlik, evlilik, emeklilik ve 30'lu yaşlar.
Askerliğimi tecil ettirdim, emekliliğe daha var, evliliğe daha yok, ama işte 30'lar geldi anasını satiim. Ben hiç bu kadar hızlı hayal etmemiştim.

Rock'n Coke'a gitsem eksi (exi?) 26 alamam ulan.
Meslek değiştiricem diyelim sıfır tecrübe işe girsem esnek çalışma saatlerine uysam yaş haddine uymam.
Ruhen de bi değiştim, mesela artık gecenin 2'sinde telefon gelince korkmalara da başladım. eskiden 2'de gelen telefon aksiyondu bi şeydi, şimdi ya cmk ya kötü haber.

Annem yaz sezonunu açtı Ece de başıma kaldı zaten şu aralar çocuklu bekar anneyim. Geçen bu denyo okuldan eve gelmedi, telefonunu da açmıyo saatlerce ben evde bekle bekle elimde telefon yarı belime kadar camlardayım, cama çıkınca noluyosa işte anne hakaretleri. Sonra bu eve geldi kıçına güdümlü anne terliği fırlattım. Anne fırçası da attım, bu da bana ergen tribi attı, çarptı kapısını küt diye odasına kapadı kendini, yemek de yemedi bütün gece. İşte anne yüreği kıyamadım gittim barıştım yedirdim içirdim. Normalde zaten ben kendim ona yemek vermem üç gün, ne bok yiyosan ye derim, telefonunu sat yemek al nasılsa açmıyosun derim, yaparım bunu. ama diyorum işte değiştim, hassaslaştım, ben eski ben değilim. Ben eski ben olsam diilim yazarım misal ama işte değilim.


Vallahi yaşlandım.
Ayrıca şu 27. yaşıma aldığım tepkiler de hiç yardımcı olmadı
Babamla aramızda dün şöyle bi konuşma geçti misal,

h: ben yarın doğumgünü sebebiyle yokum dışardan yemek söyleyin
b: tamam, kimin doğumgünü?

allam kimin doğumgünü diyo, bu yaştan sonra daddy issues'la falan mı uğraşıcam ya bi de?

Sonra Ece dedi ki, abla iyi doğdun ama soranlara kaç yaşımdayım diceksin 27 demezsin heralde.

bi sonraki doğumgünü mesajım da kuzenim olacak Gizem'den geldi o da şöyle: "bu zor yaşı beraber atlatıcaz ben hep yanındayım üzülme"

zaten geri kalan kutlamalar da hep şu şekilde "ee 30'a da bi şey kalmadı" "senin de çıtırlığın bitti"
"yaşlandın ya"

lan yeni yaşıma mı girdin dayak mı yedim belli diil.

anlamadım ne travmatik yaşmış.

bu arada gidiyim yeni yaşımda saçımı kestiriyim dedim yemedi, ben de temayı değiştirdim, sonra sıkılır bi daha değiştiririm nasılsa kökü ben de. (bu da ilk yaşlı esprim olsun)

iyi ki doğdum ya bence.

di mi lan?

Thursday, June 03, 2010

noluyo lan?

Şöyle bi teorim var.
Benim allam yarrebbim, kiminin manitusu, kiminin orda bi güç var uzaktası artık kim nası adlandırıyosa, böle almış önüne dünya haritasını, haritasını ne be bizzat dünyayı almış, diğer önüne de (yaratıcı güç olduğundan senin benim gibi tek bi önü yok, çok önlü bi insan, insan dedim diye de hemen sevinme) bi liste almış.

Bi listeye bakıyo bi dünyaya bakıyor, ona göre yeryüzündeki manyakları çeşitli kriterlere göre dağıtıyor.
Yazmış işte sağbaştan, en sağda netanyahu var misal yollamış onu israil hükümetine.
Bakmış o orda sağlam ortam yapmış ayalon, bilmem ne ne varsa yanına yollamış.
sonra israilde kabine dolunca sıradan gitmiş, İtalya'ya berlusconi, libyaya kaddafi, kuzey ırak barzani, bize malumumuz falan diye dağıtırken sıra rütbesiz ve ünsüz manyaklara gelmiş onlara da demiş ki "sizleri serbest bırakıyorum gidin istediğiniz yere yerleşin, ama bi şartım var; hayatınızın bi bölümünde muhakkak hande'ye musalat olun"
onlar da "handeyi nası bulucaz" diye sormuşlar, allam yarrebbim de durur mu yapıştrmış cevabı: "merak etmeyin o sizi bulur"

Bu hikaye şahsımın kafasına inmiş olan "manyakları çekme klavuzu"ndan bi ayet, dalga geçersen de çarpılırsın.

İşte bu gönderilmiş manyaklardan bi tanesiyle boğuşuyorum bi haftadır.
How i met my manyak hikayemi baştan almak gerekirse de;
kids, bi gün yine tarafıma cmk (hani bu susma hakkına sahipsin ama götün yiyosa sus , avukatın yoksa da çağıralım bi tane gelsin bizi daha fazla bekletme müessesesi var ya işte o) servisinden gelen telefonla cumartesi cumartesi adliyenin yolunu tuttum. Kendisine ferit takma adını verdiğim müvekkilim sahtecilik takma adını verdiğim bi suçla adliyeye getirilmiş. Ama derdi o diil derdi başka. Ben gelmeden önce adamın sevgilisi ve karısı aynı anda adliyeye gelip pişti olmuş, sıcağı sıcağına birbirlerine girmiş, olay soğumadan da telefonlarla sıcak çatışmaya devam etmiş. Ben geldiğimde bu hararetle sevgilisini yatıştırmaya çalışıyodu. "hayatım ben ayşeye seni seviyorum falan demedim o sana yalan söylüyor" falan gibi ucuz çapkın salvoları.
ama adam kapatmıyo da bi türlü telefonu, daha konuşamadık derdi ne ben anlayamadım yarım saate kadar hakim karşısına çıkıcaz, bu sevgilisine akşam nereye gidicek onu falan soruyor.
neyse bi şekilde çıktık mahkemeye, bu aklı hala uçkurunda kaldığından abuk sabuk bi ifade vererek tutuklu olarak metrise yollandı. teorik olarak benim görevim bitti sadece süresinde bi itiraz dilekçesi vermem gerekiyo ve sonrasında başka avukat görevlendirilicek gibi bi prosedür var. Bu çıkarken bana size nası ulaşıcam dedi, ben de izah ettim böyle böyle diye ama yine de bi yakınıza numaramı verin gerekirse onunla irtibat kuralım dedim.

işte demez olaydım, o kartı vermez olaydım, açaydım kollarımı beyleee, git diyeydim.

ertesi gün ki kendisini kabak gibi pazar oluyor, gecenin geç bi saati ki bu saatte aramak biraz ayıp oluyor, bi telefon ve telefonun ucunda asabi bi ses

manyak:beni arasın demişsiniz, aradım işte ne vardı?
ben:kime demişim?
m:ferite demişsiniz, ben sevgilisiyim. ne konuşucaksınız?
b:beni arasın demedim gerekirse bana ulaşabilir telefonumu verebilirsiniz dedim
m:ben aramam söylendiği için aradım başka söyliycek bi şeyim yok . (çat telefon kapanır)

bu ne lan? kadın sanki benim metresim de bana trip yapıyor.

neyse unuttum ben bunu ertesi sabah yine duruşmam var duruşma salonunda bekliyorum bi telefon geldi meşgule düşürdüm, bi daha geldi bi daha düşürdüm bi daha bi daha..
çıkınca aradım numarayı bu sefer şöyle bi diyalog vuku buldu,

b:buyrun beni aradınız duruşmadaydım cevap veremedim
m:hayır ben sizi aramadım siz beni aradınız. (tanıdım manyağı sesinden, aynı manyak)
b:hanfendi ben kimseyi arama.. (cümlemi bitirmeme izin vermedi)
m:valla ben de sizi aramadım, saat 9 da aramışsınız görmemişim söyliycek başka bi şeyiniz yoksa kapıyorum (çat yine kapanır)

deliye bak, o kadar da emin ki kendinden ben şüpheye düştüm aradım mı lan acaba diye baktım son aramalara yok öle bi şey tabi ki. zaten söylemesi ayıp sabah 9 'da kıçımda pireler uçuyodu, farketmeden uyur-arar bi insan olmadıysam böyle bi ihtimal yok. öle olsam da niye feritin sevgilisini arıyım deli miyim ben?

neyse ben böle ali gibi noluyo lan noluyo lan diye gezemeye başladım ki hop yine aynı numaradan telefon. ve telefonu direk şöyle açtı;

m:siz beni aramadınız ama ben sizi aradım.
b: hımm evet bence de öyle oldu.
m:siz de çok üstüme geldiniz ama. (ses hafiften yavşaklaşıyor)
b: pardon naptım?
m:benim nası bi durumda olduğumu anlamadınız mı? (anam bu gidişin sonu kötü)
b: ben asansöre biniyorum sesim kesilebilir alo alooo dıt dıtttt

kapattım zaman kazanmak için. deli midir nedir diye düşünürken başka bi numaradan yine bi telefon geldi rahat rahat açtım ki baktım yine bu, kabus gibi, bu sefer başkasına verdi telefonu feritin kardeşiymiş mi neymiş, ona anlattım benim görevim bitti rahat bırakın ya beni okuyom ben yaa falan diye. o da dedi ki ben feritle konuştum özel olarak da sizinle anlaşmak istiyo. haydaaa. .para mı huzur mu bi tercih yapman lazım. ben kem küm ederken hoop bu kaptı yine telefonu adamın elinden.

asabi asabi konuşuyo yine, kaç ay kalıcak da dilekçeyi ne zaman vericeksiniz de böyle ard arda milyon tane soru sordu.
hayır kafam o kadar karıştı ki normalde ağzına sıçarım ben onun ağlaya ağlaya sınıra göndericek laflar da sokarım; ama kitlendim istifine tüküriim. evet diyorum, hı hı diyorum, sorularına cevap veriyorum bu hala beni dövücek gibi konuşuyor.

bizim bunla 2-3 gün boyunca böye dengesiz telefon konuşmalarınız devam etti.
bi ağzıma sıçıyo sonra bi yumuşuyo falan. ama hep bi trip hep bi trip.
o kadar yoğun trip yapıyo ki ben kesin bu kadını kırıcak bi şey yaptım noktasına geldim , akşama çiçek alıp özür dilemeye gidicektim nerdeyse. işte o an farkettim ki ben buna vekaleten feritlik yapıyorum. ferit içerde olduğundan onun ağzına sıçamıyo bütün kaprisini tribini ben çekiyorum manyağın. cilvesini de bana yapıyo kaprsini de denyo. evliyiz lan kadınla resmen.
ben de napsa sineye çekiyorum, tamam hayatım peki hayatım sen haklısın kafasındayım.
sebepsiz kadın tribine maruz kalmanın ne olduğunu çok iyi anladım valla, hayır yapmayı da bilmem ama öğrenicem lan bu kadından. bu kadar etkili bi mum etme yöntemi yok. beni bile ideal koca yapıcaktı şerefsizim.

ben bununla tam işleri yoluna koymuş fırtınalı ilişkimize alışmışken dün bana bi telefon daha geldi. bu sefer arayan feritin karısı. o da başka bi manyak, siz o fahişeyle de mi görüşüyosunuz falan gibi laflar ediyo. nası bi ilişki içine soktun allam beni.
şu yaşımda hem karım hem metresim oldu allah bilir çocuklarım falan da vardır bilmediğim.
evin yansın ferit. seni bulamayan bana geliyor. borçluların falan da kapıma dayanırsa o metrisin önüne yeni türkü besletirim bak!

nası kurtulucam ya ben bu feritin hareminden? yoksa artık benim haremim mi?

bugün gidişinin 47. yıl dönümü olan nazım hikmet avukatına şöyle bir şiir* yazmış,

iyi günlerimde çok eller uzanır ellerime,
resmimi, suratımı baş köşeye asarlar...
fakat demir kapıların her kapanışında üzerime,
ardında taş duvarların her kaldığım zaman,
ne arayan beni, ne soran...

eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu...
minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın.
iyi günlerimde benim unuttuğum insan eli
nasılsın?...


bi de bana bak kimlerle uğraşıyorum, peh..

*ilk harflere baksana

Wednesday, June 02, 2010

Acıya karşı baraj mesafesi.




Son bi kaç aydır gündem çok acaip, birbirinden garip sabahlara uyanıyoruz.
Hatta iç ve dış politika trafiği o kadar yoğun ki hayatım boyunca beynimi yerli-yabancı her türlü magazin haberiyle doldurmuş olan ben, demet akalın boşanıyomuş yeni öğrendim. yakında "ay ben hiç bilmem magazin falan, demet akalın kim oyuncu mu" diyen lavuklardan biri de olabilirim, kutumda büyük hissediyorum.

Konuşucak ve arkasından ağıt yakılıcak o kadar çok olay var ki..
Her faciayı yeni bi faciayla unutuyoruz. Siirti Zonguldak'la, Zonguldak'ı Gazzeyle.
Arada da don gömlek kravattan oluşan yoğun bi siyasi gündem atlattık. Bi yerlerden bi start verildi sanki gözümüze uyku girmesin diye.

Gündem böyle çeşitli ve yoğun olunca kimse başka bi şeyden bahsedemiyor. Özellikle israilin yediği bok akabinde tuhaf bi ruh hali sirayet etti herkese.

Duyarsızlık ve hayatın olağan akışı arasında kimsenin nerde başlayıp bittiğini kestiremediği tuhaf bi çizgi var.

Facebook'u bi süredir kişisel nedenlerle boykot ettiğimden (bunu havalı dursun diye dedim yoksa çok tırt bi sebebim var) sosyal medyadan bana kalan ekşi sözlük ve twitter üzerinden yaptığım idrardan karakter tahlilidir bu.

Kimisi içinden gelerek, kimisi şimdi başka bi şey konuşursam çok çiğ dururum diye israil, filistin dışında bi şey zikretmiyor ve işin garibi ben bu durumu genel olarak samimiyetsiz bulsam da hakikaten dünya yansa umrunda olmadan "amerikadaki i-pad krizinden" dem vuran köşe yazarı-şarkıcı bozması duyarsızlık örneklerine de kıl oluyorum.

Kendim de tuhaf bi çelişkideyim. Doğrusu ne çözemedim.
Ertuğrul Özkök tavşankardeş nickiyle girdiği twitter aleminde, yardım filosuna yapılan saldırının ilk günü kimsenin ağzından başka bi şey dökülemezken "tempoda gökselin fotoraflarına bakıyorum, müthiş" gibi bi şey yazdı mesela. Görünce bi kitlendim, ama sonra en azından duyarsızlığında samimi dedim geçtim; ama twitterda kendisine o kadar çok tepki geldi ki bi iki saat içinde hürriyet internet sayfasına ertesi gün için yazması gereken yazıyı yolladı jet hızıyla. Bu ikisi arasında ki korelasyonu ben kıçımdan uyduruyorum, takdir sizin.
Yazının başlığı "yarını bekleyemedim" içeriğinde de olaydan duyduğu hicaptan ve nası bi isyan içinde olduğundan bahsediyor. iki mecra arasında 7 duyarlılık farkını bulunuz.
nası bi isyan? gökselin fotograflarını fotoşopu fazla mı kaçmış, ona mı isyanın? 1 saat önce dergi okuyodun 1 saatte neye doldun bu kadar? jeton kaç köşeli?
Dostlar yasta görsün..

Bunu her facia sonrası yaşıyoruz. Facialara da alışık bi milletiz hamdolsun.
Şehitler veriyoruz, tecavüzler biriktiriyoruz, göçükleri cesetlerle dolduruyoruz..
Daha da olmadı deprem, sel yetişiyor imdadımıza..
Hepsinde aynı sorun.
Acıya karşı nerde durmalıyız?
Eğlenmeye devam edersek ayıp mı?
Başka şeylerden konuşmaya ne zaman başyalabiliriz?

şöyle bi mekanizma var çünkü, kırılamayan;

7 tane şehit vermişiz sen hala neyin derdindesin, 28 kişi göçük altında almış sen nelerle uğraşıyosun, gemimiz esir alınmış sen hala laylamlomdasın.. örnekler çeşitlenebilir.

Bob Dylan konseri vardı misal, gidenlerin arkasından şiddetli lanetler okundu.
Başka bi tarafta konserler, organizasyonla iptal edildi, neden diye soranı dövüyolar.

Benim kafam karıştı sahiden.
Hem size ne lan diyorum hem de dünya birbirine girerken gökseldi i-paddi bunların derdine düşenlere kafam girsin diyorum.

Duyasızlık mı daha sinir bozucu samimiyetsizlik mi henüz onun ayrımına varamadım.

İnsan olan herkes kendince sebepleriyle üzülmüştür sanırım aksini düşünmek istemiyorum.
Peki üzüntü halindeyken normal hayata devam etme eşiği tam olarak ne?
Ne kadar çok üzüldüğümüzle ilgili rüştümüzü ispat ettikten sonra gezmeye gidebilir miyiz?
Ya da benim bugünkü en büyük derdimin yağmur yağdı yağacak stressiyle üzerinde durduğum açık ayakkabılarım olması beni bi cani yapar mı?
Ama dün gerçekten en büyük derdim o gemiydi, bu bi hafifletici sebep olur mu?
Toplumsal yas diye bi şey varsa tam prosedürleri neler?


Buraya 2 gündür piyangodan payıma düşen bi manyağı anlatmaya geliyorum misal ama elim gitmiyor, yazamıyorum.Sonra zaten aklım da başka yere gidiyor, koroya katılıyorum kendimi lanet ederken buluyorum.

Kendi küçük dünyasında küçük dertlerinden başka bi şeyi siklemeyenlere hem bok atıyorum hem de bok atana sinirleniyorum anasını.

Kafam karışık be blog, bi türlü olduramıyorum..

Sen ne diyosun?



*görsel burdan